İnkişaf
İlmî dergicilikte yeni bir soluk

İnkişaf

Basında İnkişaf

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(İlk sayının gazetelerde yayınlanan ilanı)

 

 Küfre Karşı İnkişafAnadolu’da Vakit Gazetesi
03. 06. 2005

 

İlk sayısında tarihselciliği, ikinci sayısında mezheplerin gerekli oluşunu kapak konusu yapan üç aylık ilim ve fikir dergisi İnkişaf, üçüncü sayısında “İslam’ın kilit kuşağı sahabe” başlığıyla sahabenin önemine dikkat çekiyor. Yazılarında Ehl-i Sünnet hassasiyeti bariz bir şekilde belli olan dergi, bu sayısında özetle şunu söylüyor: “Kur’an ve Sünnet’i bize sahabe rivayet ettmiştir; Eğer onların adaleti tartışmaya açılırsa topyekün İslami ilimler sarsılır. Çünkü fıkıhtan kelama kadar bir çok disiplin onların rivayet ettiği hadislere dayanmaktadır. İnkişaf’ın Genel yayın yönetmeni İhsan ŞENOCAK ile dergiyi konuştuk.

-Ne demek İnkişaf?

İnkişaf, eşyanın perdesini kaldırmak anlamına gelen ‘keşf’ mastarından türemiştir. Keşf edilen/kaldırılan perdenin altından ise, hakikat zuhur eder. İbn Manzur, “keşf” etmenin yukarıdaki anlam örgüsünde kullanıldığına örnek olarak İmam-ı Azam Hazretleri’nin şu bedii ifadesini nakleder; “Şimşek çaktığında bulutu öyle aydınlatır ki, sen onu sanki elbisesini kaldırmış/keşfetmiş gibi bembeyaz görürsün.” Kaldırılan/keşfedilen her perdenin ardında muhakkak ki bir inkişaf vardır. Fakih, müfessir, kelamcı, söz ustası hasılı top yekun İslam uleması Kur’an ve Sünnet’in sırlarını keşfetmeye yani hakikatin inkişafına ‘sebep’ olmaya çalışmıştır. Eslafımızın yazdığı her makale, okuttuğu her ders bir anlamda hakikatin inkişafıdır. Bu yüzden İslami ölçülere bağlı kalmak şartıyla ilim, fikir ve sanat adına telif edilen her eser, inkişafın kesintisiz devam ettiğini göstermektedir. Çünkü inkişafa kaynaklık eden Kur’an ve Sünnet bütün zamanlarda yeni kalabildiğinden onlardan inkişaf eden manalar da yeni ve daimi olacaktır. Fakat bu yeni manaların meşruiyet kazanabilmeleri için, Sünnet ve Cemaat Alimlerinin –lâdini tefsirlerin önüne geçebilmek için- tedvin ettikleri İslami anlayış usulune bağlı olmaları mecburidir.

-İnkişaf kelimesini anlattığınız anlam örgüsü ve kelime tahlili çerçevesinde değerlendirdiğimizde nedir ve neye talip olmaktadır?

İnkişaf, küfür idraki tarafından tecrit edilmek istenmesine rağmen bütün zamanlarda var olacak mutlak ve mükemmel hakikatin milyonlarca beyanı içerisinde bir beyandır. Hz Adem’den bu güne sürekli akan İslam şadırvanda küçücük bir göze olmaya taliptir. Bu yüzden “inkişaf” bir müdafaadan öte, bir hakikat beyanıdır; bir arz ediştir. Unutulan ve tecrit edilen usulun ve o usul çerçevesinde elde edilen top yekün hakikatin arzıdır. Bu arz ediş sürecindeki ifade tonlarında zaman zaman farklılıklar olacaktır. İslam’ın hakkını dava etme noktasında müslümanca tavır alış, neyi emrediyorsa “mücebince amel” edilecektir. Ebu Hanife Hazretlerinin, Muhammed Bakır’a “Haddini bil ki, sana karşı saygımı koruyayım.” ifadesini kullanmak durumunda kaldığımız zaman, -her konuda olduğu gibi bu hususta da- Büyük İmam yolumuzu aydınlatacaktır. Tevazu, İslam’ın halidi bir öğüdüdür. Fakat adam çıkar da alenen hakikate suî kast eylerse ona da, yanlış yaptığını söylemek emr-i bi’l-ma’ruf’tan anladıklarımızın bir gereğidir. Yani, boyundan büyük laf edenlere; yanlış anlamalarının doğru okumayı bilmediklerinden kaynaklandığını, muhakkak İslami ilimler üzerine konuşmak ve bunu mümince yapmak istiyorlarsa usul ve esası oryantilistlerden değil Allah Rasulunden ve O’nun yolundan giden Sünnet ve Cemaat alimlerinden öğrenmeleri gerektiğini söylememiz haktan öte bir vazifedir.

-Bu durumda İnkişaf, modern düşüncenin etkisinde şekillenen ya da ondan etkilenen çağdaş İslami anlayışlara karşı Ehl-i Sünnet hassasiyeti ile geleneği müdaafa eden bir dergidir dersek derginin durduğu yeri ne kadar doğru tanımlamış oluruz?

İnkişaf’ın, Sünnet ve Cemaat anlayışına muhalif, buna mukabil, oryantalist düşünceye muvafık duran modernist anlayışları tenkit etmesi, tedafüi/savunmacı bir konumda olmasından değil, sadece şadırvanın gözelerine tıkanan pislikleri temizleme arzusundandır. Buna savunma demek doğru olmaz. Çünkü bu durumdaki bir savunma, milkiyeti üzerinde hak iddia edilen mal sahibinin iddiacı durumuna düşmesine benzer. Bu yüzden müdafaa durumunda olanlar İslam’ın yekünunu temsil eden Sünnet ve Cemaat Anlayışı karşısında mevziî yorumlarla İslami anlayış ikame etmeye çalışan ve fakat yanlış yere merdiven dayadıklarından bir türlü hakikate ulaşamayan düşüncelerdir.

-Kamuoyunda özelikle islami ilimlerle ilgilenen çevrelerde İnkişaf nasıl karşılandı?

İnkişaf birkaç damlalık mütevazı yağmur gibi değdi toprağa. Sonra müsbet menfi çok yönlü gelişmeler oldu. Dergiye dair söylenenleri dikkatle not ettik. Müsbet olanlar kardeşlerimizin hüsnüniyetinden… Şimdiye kadar nerede idiniz? Elhamdulillah… İslami İlimler adına neşriyat yapan bir dergi İnkişaf gibi olmalı, şüphe değil güven telkin etmeli. Gücüm nisbetinde yanınızdayım.” diyen okurlarımız şevkimize paralel olarak sorumluluğumuzu da artırdı. O güzel insanların dualarının devamını bekliyoruz. Menfi olanlara gelince; Yazdıklarımız ortada, her hükmün senedi var. Bu durumda iddia sahibine düşen hamasi nutuklar atmak değil, iddialarına delil getirmektir. Allah ve Resulünü tenkit etmekten, Kur’an-ı Hakim’in İlahi duruşunu beşeri suretlere taşımaktan sabıkalı müelliflerin yazıp-çizdiklerinin tahlil ve tenkidinden niçin rahatsızlık duyulduğunu doğrusu anlayamadık. Yoksa Allah Resulünü tenkit edenlerin masumiyetimi var?! Ya da Kur’an ve Sünnet’in onlar katında, müdafaa ettikleri müellifler kadar saygınlığı yokmudur? Hadiseyi nasıl takdir etmekteler bilemiyorum fakat İnkişaf adına şunu kabul etmeleri gerekir: İslam’a göre hakikati beyan etmek, yeri geldiğinde de müdafaa etmek haktan öte bir vazifedir. İnkişaf bu vazifeyi ifa edebilmek için vardır.

-Söylediklerinize göre İnkişaf Ehl-i Sünnet hassasiyetini ön planda tutan bir dergi. Bu genel kimlik içerisinde aidiyetinizi ifade eden daha özel bir nisbeniz var mı?

Mahza Sünnet ve Cemaat Anlayışına mensubuz. Yaşadığımız asrın fikri hareketleri içerisinde hususi bir kavramla ifade etmek gerekirse; Akılda Gazali, Ruhta İmam Rabbani/Ali Haydar Efendi, İlmi duruşta Zahid Kevseri ve Batıyla mücadelenin stratejisini tayinde Üstad Necip Fazıl İnkişaf’ın Ulu Hocalarındandır.

İlgiden memnunmusunuz?

Şöyle ifade edeyim, son sayımızın baskı adedini gelen talepleri dikkate alarak önceki sayının bir buçuk katı oranında artırdık. İnşallah bu devam edecek.

Okuyucu İnkişaf’a nasıl ulaşabilir?

Daha çok abonelik sistemini uyguluyoruz. Okuyucu anlaşmalı bazı kitapçılar vesilesiyle de dergiye ulaşabilir. Ayrıca http://inkisaf.net/ adresinden geçmiş sayılar dahil bütün makaleler okunabilir.

İNKİŞAF
Ebubekir SİFİL

Milli Gazete - 1 Mart 2005

Dergi tanıtımı ile ilgili yazıların bu köşede sık denebilecek periyotlarla yer aldığını biliyorsunuz. Özellikle “Marife” ve “Hadis Tetkikleri Dergisi” gibi ciddi akademik dergilerin her yeni sayısı elime geçtiğinde bir günle sınırlı olmayan, birkaç yazıya yayılan tanıtım, eleştiri ve tavsiyelerle oldukça hareketli ve renkli gündemler oluşuyor.

HTD’nin son sayısından henüz haberdar olamadım. “Marife”nin son sayısı ise eğer yanılmıyorsam, geçtiğimiz günlerde Konya’da gerçekleştirilen “Ehl-i Beyt” konulu ilmî sempozyumu dosya konusu yaptı. Elime geçtiğinde üzerinde geniş bir şekilde durmaya çalışacağım.

Bugün bahse konu edeceğim dergi ise ikinci sayısı henüz çıkmış olan “İnkişaf.”

Ülkemizde hemen her alanda olduğu gibi dergicilikte de öncelik İstanbul adresli yayın organlarınındır; ardından Ankara ve diğerleri gelir. Bir anlamda “taşralı” olması hasebiyle ikinci gruptaki yayın organlarının etkinlik oranı İstanbul merkezlilere göre çok daha sınırlı, sesleri daha zayıftır. Belki Ankara’yı dışarıda tutarsak bunun tek önemli istisnası Konya merkezli “Marife”dir.

Ancak bu defa daha farklı bir istisna ile karşı karşıyayız. Okuyucusuna Samsun’dan seslenen “İnkişaf” istisnayı kurala çevirebilecek kapasite, birikim, iddia ve ciddiyette bir dergi olarak 2. sayısıyla okuyucunun karşısında.

Muhterem İhsan Şenocak kardeşimin müktesebatı, dili ve sağlam duruşuyla kişiliğini bulan “İnkişaf”, birinci sayısında olduğu gibi ikinci sayısında da son derece önemli meselelere neşter vuruyor.

Henüz görmemiş olanlar için kısaca değinmek istiyorum. “İnkişaf”ın ilk sayısı “Tarihsellik” meselesini dosya konusu yapmıştı. İslam aleminde bu akımın öncülüğünü yapan Fazlur Rahman, Nasr Hamid Ebû Zeyd gibi isimler hakkında müstakil yazılar ihtiva eden bu sayıda, Tarihselciliğin tarihi –Batı’da nasıl doğup geliştiği ve bize intikal ediş serüveni– hakkında da önemli bir inceleme mevcut.

Bendenizin de bir yazıyla katkıda bulunmaya çalıştığı ikinci sayıda ise “mezhepler, taklid, dinde reform”… gibi meseleler dosya konusu olarak ele alınıyor.

Her iki sayısında, bahsettiğim dosya konuları dışında da göz dolduran yazılar ihtiva eden “İnkişaf”, öyle sanıyorum ki bundan sonraki sayılarında daha geniş bir kadro ile karşınıza çıkacak ve ülkemizde Ehl-i Sünnet çizgide kalem oynatan, kelam eden kalbur üstü kadroyu zaman içinde bünyesinde toplayacak. Bu, Ehl-i Sünnet çizginin müdafii ilim ve kalem erbabının “İnkişaf”a bigâne kalamayacak olması dolayısıyla bir anlamda kendiliğinden oluşacak.

Ehl-i Sünnet hassasiyetinin günümüzdeki “Beyânu’l-Hakk”ı olarak vazgeçilmezliğini şimdiden tescil ettirdi “İnkişaf”.

Mübalağa ettiğimi sanmayın; “Beyânu’l-Hakk” ciddiyet ve seviyesinde bir dergiden söz ediyorum. “Bizim kesim”den dergi dünyasıyla az-buçuk haşır-neşir olmuş ya da meselelerimizi mesele edinmiş ciddi okur konumundaki hiç kimse yoktur ki, günümüzde bir “Sırat-ı Müstakim”in, bir “Sebilürreşâd”ın, bir “Beyânu’l-Hakk”ın yerini doldurabilecek, ya da o çizgiyi devam ettirebilecek bir yayın organının bulunmadığından şikâyet etmesin; o bereketli ve semereli sedaların yankısıyla bile teselli bulmasın.

İşte Mustafa Sabri Efendi’lerin, Muhammed Zâhid el-Kevserî’lerin Elmalılı Hamdi Yazır’ların Ahıskalı Ali Haydar Efendi’lerin soluğu şimdi “İnkişaf” ile ruhumuzu, gönlümüzü ve şuurumuzu okşuyor.

Ehl-i Sünnet olduğunu söylemek günümüzde hala prim yapan bir “tarz”; birçok kesimin bu çizgi üzerinden türlü manipülasyonlar, seviyesizlikler ve liyakatsizlikler sergilediğini biliyoruz. İslam’ın berrak mesajını yüzyıllara damgasını vuran bir “medeniyet” bilinciyle insanlığın burcuna dikmiş olan bu çizginin yeri elbette bu değil. Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyenlerin, öncelikle onun, bugünün dünyasına ne dediğini, ne demesi gerektiğini dirayet ve ehliyet ile ortaya koymak gibi, yani ona “liyakat” kesbetmek gibi bir sorumluluğu var.

Hepimizin ortak vebalini ifade eden bu sorumluluğu şimdi “İnkişaf” yüklenmiş durumda. Kişiliğini, kimliğini ve iddiasını hiçbir perdenin arkasına saklanma ihtiyacı hissetmeden, açıkça, yüksek sesle ve kendinden emin bir tonda ifade eden bu ses, sizin sesiniz. Ona kulak verin; size kendinizi anlattığını göreceksiniz…

İletişim için:

Pazar mah. Park sk. No: 117

19 Mayıs/SAMSUN

Tel: (0362) 438 81 83 – 438 17 45

SAHABE ÜZERİNE

Ebubekir SİFİL

Milli Gazete - 29 Mayıs 2005

Sahabe hakkında üst üste aldığım birkaç mailin hemen ardından, elime yeni ulaşan “İnkişaf”ın 3. sayısının bu konuya ayrılmış olması güzel bir tevafuk oldu doğrusu.

“Sahabe’nin Adaleti Görüşüne Eleştirel Bir Bakış” başlığı altında kaleme aldığı uzun bir yazıda (herhangi bir yerde neşredilmiş mi, bilmiyorum) Ehl-i Sünnet’in meseleye bakışını kendince mercek altına almış M.C.Özmen. Başlığından da anlaşılacağı gibi “eleştiri” maksatlı bir yazı ve doğrusu bana niçin gönderildiğini de anlayamadım.

Konuyla ilgili diğer maillerde ise Sahabe konusunda muhtelif sorular soruluyor.

Bu sorulara burada uzun uzadıya cevap vermek yerine, soru sahiplerini “İnkişaf”ın 3. sayısına yönlendireceğim.

Evet “İnkişaf” bu sayısında büyük bir isabetle Sahabe’yi konu edindi. Kur’an ve Sünnet tarafından tebcil edilmiş olmasına, Din’in naklinde, anlaşılmasında ve yaşanmasında sahip olduğu kritik konum da eklendiğinde Sahabe neslinin önemi bir kat daha artıyor.

Kur’an’ın “ilahî koruma/garanti” altında olduğunu sık sık dile getiririz de, nedense bu korumanın/garantinin nasıl gerçekleştiği üzerinde pek kafa yormayız. Bahse konu “koruma”nın bu Ümmet vasıtasıyla yapılmış/yapılıyor olması burada dikkate alınması gereken en önemli noktadır. Sahabe kuşağı Kur’an’ı bir yandan cem ve teksir, diğer yandan da ezberlemek ve ezberletmek suretiyle sonraki kuşaklara aktarmış olması hasebiyle hiç şüphesiz zincirin en kritik halkasını oluşturuyor.

Zincirin bu halkasında bir zaaf olsaydı ne olurdu?

Fazla uzaklara gitmeye gerek yok. İnsanlık tarihinin müşahede ettiği “son tahrif” süreci bu sorunun cevabını net olarak veriyor.

Hz. İsa (a.s)’ın tebliğine ve İncil’ine ne oldu? Ne oldu da dünyadan ayrıldıktan çok kısa bir zaman sonra bu büyük peygamberin tebliği ve Kitab’ı tahrife maruz kaldı? Birbirinden alabildiğine farklı “İsalar” ve “İnciller” nasıl ortaya çıktı?

O’nun bir “Sahabe”sinin bulunmadığı gerçeği göz ardı edilirse bu sorunun doğru cevabı asla verilemez. Evet, tebliğ süresinin kısalığı dolayısıyla kendisine Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Sahabe”si ile kemiyet ve keyfiyet planında karşılaştırılabilecek bir Sahabe kuşağı yetiştirme imkânı bulamadığı doğrudur. Ancak bu doğru, yukarıdaki tesbitin özünü herhangi bir biçimde etkilemez… Havariler kemiyet ve keyfiyette Efendimiz (s.a.v)’in sahabîlerinin seviyesine ulaşabilmiş olsaydı şüphesiz her şey daha farklı olacaktı…

İşte bir yandan Kur’an ve Sünnet nazarında sahip oldukları mevki, diğer yandan da bu pratik gerçekler dolayısıyla Ehl-i Sünnet, Sahabe kuşağı hakkında alabildiğine hassas davranmış, “Sohbet fazileti”ni her türlü beşerî mülahazanın üstünde ve ötesinde tutmuştur. Bunu yaparken ne –iddia edildiği gibi– bir şeyleri görmezden gelmiş, ne de –bugün yapıldığı gibi– tarihi “ideolojik okuma”ların kurbanı etmiştir! Sahabe kuşağını hatta Ehl-i Sünnet’i en pervasız biçimde eleştirenler bile malzemelerini yine bizzat Ehl-i Sünnet kaynaklarından elde edebildiğine göre bunun aksini ileri sürmeye kalkmak en hafif tabiriyle “ciddiyetsizlik” olur…

Tarih içinde bid’at fırkalar tarafından Sahabe ile ilgili olarak öne sürülen çeşitli iddialar cevabını bulmuştu. Modern zamanlarda da aynı türden iddialar ileri sürüldü/sürülüyor. Zaman zaman bu köşede konuyla ilgili muhtelif çalışmaların tanıtımına/tavsiyesine yönelik yazılar yazdığımı hatırlıyorsunuzdur.

“İnkişaf”ın son sayısında bu çalışmalardan süzülüp gelen sıkı muhassalalar bulacaksınız. Burada yazıların tek tek tanıtım ve tahliline elbette girişmeyeceğim. Şu kadarını söylemiş olayım; Sahabe konusunda, gerçeklik değerini sadece “sıklıkla dile getirilme”sinden alan bir yığın iddianın oluşturduğu soru işaretleri bu yazılar okunduğunda büyük ölçüde ortadan kalkmış olacaktır.

Dosya yazılarının yanı sıra Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin İstiklal Mahkemesi savunması, Mustafa Sabri Efendi üzerine Ali Ulvi Kurucu ile yapılmış bir söyleşi, Üstad Necip Fazıl ve Cemil Meriç (Allah hepsine rahmet eylesin) ile ilgili yazılar da “İnkişaf”ın bu son sayısında yer alanlar arasında.

Bu sayı, diğerlerine oranla hem hacim olarak daha kabarık, hem de baskı adedi olarak daha yüksek rakamlarda seyrediyor. Henüz 3. sayısında olmasına rağmen okuyucudan gördüğü büyük ilgi ve rağbete hakkını da veriyor doğrusu “İnkişaf”.

‘İslam oryantalistlerden değil, kaynaklardan öğrenilir’

Milli Gazete 12.06.2005

İlk sayısında tarihselciliği, ikinci sayısında mezheplerin gerekli oluşunu kapak konusu yapan üç aylık ilim ve fikir dergisi İnkişaf, üçüncü sayısında “İslam’ın kilit kuşağı sahabe” başlığıyla sahabenin önemine dikkat çekiyor. Yazılarında Ehl-i Sünnet hassasiyeti bariz bir şekilde belli olan İnkişaf, bu sayısında şunu söylüyor: “Kur’an ve Sünnet’i bize sahabe rivayet etmiştir; Eğer onların adaleti tartışmaya açılırsa topyekün İslami ilimler sarsılır. Çünkü fıkıhtan kelama kadar bir çok disiplin onların rivayet ettiği hadislere dayanmaktadır.”
İnkişaf’ın genel yayın yönetmeni İhsan ŞENOCAK ile dergiyi konuştuk.
-İnkişaf kelimesini anlattığınız anlam örgüsü ve kelime tahlili çerçevesinde değerlendirdiğimizde İnkişaf nedir ve neye talip olmaktadır?
İnkişaf, küfür idraki tarafından tecrit edilmek istenmesine rağmen bütün zamanlarda var olacak mutlak ve mükemmel hakikatin milyonlarca beyanı içerisinde bir beyandır. Hz Adem’den bu güne sürekli akan İslam şadırvanda küçücük bir göze olmaya taliptir. Bu yüzden “inkişaf” bir müdafaadan öte, bir hakikat beyanıdır; bir arz ediştir. Unutulan ve tecrit edilen usulun ve o usul çerçevesinde elde edilen topyekün hakikatin arzıdır. Bu arz ediş sürecindeki ifade tonlarında zaman zaman farklılıklar olacaktır. İslam’ın hakkını dava etme noktasında müslümanca tavır alış, neyi emrediyorsa “mücibince amel” edilecektir. Ebu Hanife Hazretlerinin, Muhammed Bakır’a “Haddini bil ki, sana karşı saygımı koruyayım.” ifadesini kullanmak durumunda kaldığımız zaman, -her konuda olduğu gibi bu hususta da- Büyük İmam yolumuzu aydınlatacaktır. Tevazu, İslam’ın halidi bir öğüdüdür. Fakat adam çıkar da alenen hakikate suî kast eylerse ona da, yanlış yaptığını söylemek emr-i bi’l-ma’ruf’tan anladıklarımızın bir gereğidir. Yani, boyundan büyük laf edenlere; yanlış anlamalarının doğru okumayı bilmediklerinden kaynaklandığını, muhakkak İslami ilimler üzerine konuşmak ve bunu mümince yapmak istiyorlarsa usul ve esası oryantalistlerden değil Allah Rasulü’nden ve O’nun yolundan giden Sünnet ve Cemaat alimlerinden öğrenmeleri gerektiğini söylememiz haktan öte bir vazifedir.
-Bu durumda İnkişaf, modern düşüncenin etkisinde şekillenen ya da ondan etkilenen çağdaş İslami anlayışlara karşı Ehl-i Sünnet hassasiyeti ile geleneği müdaafa eden bir dergidir dersek İnkişaf’ın durduğu yeri ne kadar doğru tanımlamış oluruz?
İnkişaf’ın, Sünnet ve Cemaat anlayışına muhalif, buna mukabil, oryantalist düşünceye muvafık duran modernist anlayışları tenkit etmesi, tedafüi/savunmacı bir konumda olmasından değil, sadece şadırvanı n gözelerine tıkanan pislikleri temizleme arzusundandır. Buna savunma demek doğru olmaz. Çünkü bu durumdaki bir savunma, mülkiyeti üzerinde hak iddia edilen mal sahibinin iddiacı durumuna düşmesine benzer. Bu yüzden müdafaa durumunda olanlar İslam’ın yekününü temsil eden Sünnet ve Cemaat Anlayışı karşısında mevziî yorumlarla İslami anlayış ikame etmeye çalışan ve fakat yanlış yere merdiven dayadıklarından bir türlü hakikate ulaşamayan düşüncelerdir.
Okuyucu İnkişaf’a nasıl ulaşabilir?
Daha çok abonelik sistemini uyguluyoruz. Okuyucu anlaşmalı bazı kitapçılar vesilesiyle de dergiye ulaşabilir. Ayrıca http://inkisaf.net/ adresinden geçmiş sayılar dahil bütün makaleler okunabilir.

 Düşüncenin Mahrem Bölgelerinde İhsan Şenocak’la Kur’an-ı Anlama Üzerine Konuştuk

Gelenek vurgusuyla ve moderniteyi sorgulayan yaklaşımı ile dikkat çeken İnkişaf dergisinin son sayısının kapak konusu Kur’an-ı anlamayla alakalı. Biz de bu çerçevede derginin yayın yönetmeni İhsan Şenocak’la anlam, anlama ve anlama usulü üzerine konuştuk.

 İhsan Şenocak

                                 İhsan Şenocak

 

Anlama nedir, anlamada anlayanın etkisi ne kadardır?

Bir metnin ya da düşüncenin ortaya koyduğu muhtevaya “anlam”, kavranmasına ise “anlama” denir. Anlama eylemini gerçekleştirecek kişi, öncelikle anlaşılacak olanın “nasıl bir metin/söz” olduğunu ve kim tarafından anlatıldığını bilmelidir. Çünkü anlatanın düşünce, duygu ve niyeti ile anlatılan (metin/söz) arasında mantıkî bir ilişki vardır. Bütün bunları gerçekleştirecek olan anlayanın da anlam üretiminde küçümsenmeyecek ölçüde rolü vardır. Zira metin ya da sözün muhatabı, metnin kendisini nasıl düşünür, nasıl düşlerse metnin içeriğini de bu düşünce ve düşe uygun bir yoruma tabi tutar.

Metnin anlaşılmasında insanın anlama kabiliyeti de önemli bir yer tutar. Zira her insan farklı anlama kabiliyetine sahiptir. Kimi riyazi meseleleri, kimi ictimai hususları, kimi de iktisadi konuları kolaylıkla idrak edebilir. Kimi de bir metni ancak anlayanların yardımıyla çözebilir. Gazali gibi ilgilendiği bütün ilimleri “eb’ad-ı selase”si ile kavrayan alimler ise anlamanın şâz kahramanlarıdır.

Anlamanın mahrem bölgeleri vardır. Buna anlamanın “sidre-i müntehası” diyebiliriz. Bunun farkında olanlar yani “anlamaktan aciz olduğunu” anlayanlar, bazen büyük keşiflere imza atabilirler. Anlamayı bir “mevhibe-i rahmani” kabul edersek görürüz ki kalbin daralıp, zihnin durduğu noktalarda bazı büyük ruhlu insanlar nice büyük keşifler yapmışlardır. Hadise, gecenin zifiri karanlığında ayağının üzerini göremeyenlerin çakan bir şimşekle kilometrelerce öteleri keşfetmesine benziyor.

 

İslam geleneğinin anlama faaliyetine katkısı ne kadardır ve gelenekte anlama ile ilgili hangi kavramlar öne çıkmıştır?

Anlama ile alakalı en kapsamlı çalışma ulema tarafından yapılmıştır. Hukuk metodolojisi ile alakalı ilk eseri İmam Şafii telif etmiştir. Fıkıh, istinbat, delalet, tefsir ve te’vil kavramları İslam geleneğindeki anlama faaliyetinin kapsamını ve çeşitliliğini ortaya koymaktadır. En üst düzeyde anlama eylemi olan “fıkıh” insanın, zihnî faaliyet ve çaba gösterdiği ve bilginin elde edilmesinde aktif olarak rol oynadığı her alanda var olmuştur.

 

Çağdaş anlambilimle İslam geleneğindeki anlama usulü hangi açıdan birbirlerinden ayrılmaktadır?

İslam geleneğindeki anlama usulünün hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’tir. Gayesi ise, mana denilen gizli cevheri ortaya çıkarmaktır. Yani anlama bir “keşif”tir. Anlama faaliyeti ilerledikçe hakikatin üzerindeki perdeler aralanır. Anlamanın bir de metafizik boyutu vardır. Zira keşif ve ilham gibi anlama ile alakalı unsurların kaynağı Allah Teala’dır.

Çağdaş anlambilimde ise anlama, anlayanın zihniyle alakalıdır ve anlama sadece nedenseldir. Açıklamalarda hikmete yer verilmez. 

Çağdaş anlambilim, dini bir metinle bir müzik parçasını aynı kural ve kaidelere tabi tutarak yorumlar. Bu, suyu metre, kumaşı da litre ile ölçmeye benzer.

Buna göre bir metni anlama gayreti içerisinde olan kişi öncelikle onun “nasıl bir metin” olduğunu cevaplamalıdır.

Evet! Çünkü metnin muhatabı, metni nasıl kabul ederse metnin içeriğini de ona uygun bir yoruma tabi tutar. Buna göre Kur’an-ı Kerim’in Allah Teala’nın Kelam’ı olduğunu kabul eden müfessirlerle, O’nu indiği çağın değer yargılarını ihtiva eden bir kitap olarak gören tarihselcilerin Kur’an telakkisi birbirinden farklı olacaktır. Zaten çağdaş Kur’an telakkileri ile klasik dönem tefsirleri arasında derin farklar oluşmasının asıl nedeni de budur. Metnin algılanış şeklinin anlamaya etkisini daha açık bir şekilde görebilmek için John Wansbrough’un Kur’an yorumuna bakmak gerekir. Wansbrough’a göre; “Kur’an bir çok kültürün birleşmesi ile ortaya çıkan ve bugünkü haliyle Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem İ.Ş.) sonrası oluşan bir kitaptır.” Kur’an-ı Kerim’i birçok kültürün bileşkesi gören ve onu bugünkü haliyle Allah Resulü sonrasına isnat eden Wansbrough’un ya da onunla paralel düşünen ilgililerin Kur’an-ı Kerim’i anlaması, anlatılmak istenin zıddına bir netice verecektir. Bu nev’i karmaşaya engel olmak için Kur’an’ı anlamaya geçmeden önce O’nun nasıl bir kitap olduğunu tesbit etmek gerekmektedir.

 

Size göre entelektüel anlamda yapılan nedir ve yenilikçiler neyi talep etmektedir?

Medeniyetler yeniden var oluş projelerini hazırlarlarken medeni birikimlerini temel alıp yenilenmelerini, onun üzerine kurmuşlardır. Yani geleneklerini doğru anlamayı, yenilenmenin hareket noktası kabul etmişlerdir Fakat İslam coğrafyasında ortaya çıkan yenilik arayışları, Batı’nın kilise müktesabatını tashih etmede kullandığı usulü, kilise formatında kabul edip İslam’a tatbik etmiş yani hareket noktası olarak çağdaş anlam bilimi almıştır. Muharref kilise kültürünü kısmi manada tashih eden esasların,  sahih İslami birikime uygulanması Onu her şeyinden şüphe edilen bir medeniyet haline getirmiştir. Yapılan, “hasta bir adama verilen ilaçlar kısmi manada iyileşmeye neden oluyor diye aynı ilaçları sağlıklı adamlara da uygulayıp onların sağlıklarını bozmak”tan farksızdır.     

Yanlış anladığını kabul etmeyen ve bu yüzden hatayı yegane doğru olarak addeden yenilikçiler sorun çözmekten ziyade sorun üretmektedirler. Ulemanın yerine ihdas edilen akademisyen-aydın kesim iki asırdır etkin olmalarına rağmen çözüm bekleyen meselelerde bir ilerleme kaydedememişlerdir. Ne İslam coğrafyasının madden kalkınması gerçekleşti ne de ilim, fikir ve sanatta kalıcı eserler veren mücit-müellifler yetişti.

Kur’an-ı Kerim’i doğru anlamak için ilim, irade ve iyi niyet olmalıdır. Bunların tamamından ya da birinden yoksun olanların hakikati idrak etmeleri imkansızdır. İslam geleneğindeki anlama usulünü reddetmek bir “usulsüzlük”tür Kabil ile başlayan bu “usulsüzlük”, Abdullah b. Selül ile çarpıcı bir şekilde yanlış anlamanın nasıl en sahih anlama kalıbında takdim edileceğini göstermiştir. İslam tarihinde Mu’tezile, Kaderiye, Cebriyye gibi oluşumlar, usulsüzlüğün hareket bazındaki temsilcileridir.

İşlerine gelince “mevzu’ hadis”le amel eden, işlerine gelmeyince de “haber-i ahad” zan ifade ediyor deyip Sünnet’i reddeden modernistlerin “usulsüzlüğünü” Merhum Ahmed Davudoğlu’nun şu teşbihi ne kadar güzel ifade etmektedir: “Trenin yük taşımasına içerlenen Trakyalı nakliyeci, boz beygiriyle makinistle yarışmaya, onu millet nezdinde küçük düşürmeye karar verir. Yarışa koyulurlar, tren beygiri geçmeye başlayınca naçar kalan Trakyalı, beygirini tarladan yukarı sürüp, makiniste ‘gücün yetiyorsa gel de beni tarla da geç’ diye bağırır.”

 

Usulsüzlüğün pratikte halka yansıması nasıl olmuştur?

 

Bilgi anarşisi oluşmuş, insanların zihinleri karışmıştır. İnsanlar artık neyi, nasıl değerlendireceklerini, kime, niçin itibar edeceklerini bilmiyorlar. Bir ilim adamının “a” dediğine bir başkası pekala “b” diyebiliyor. Bu, farklı delilleri kullandıklarından değil, ya delili hiç görmediklerinden ya da kullanmadıklarından kaynaklanıyor.

Kur’an-ı Kerim’i doğru bir şekilde anlayabilmek için nelere dikkat etmek gerekir?

Öncelikle ayetlerden anlaşılan anlamın anlatılana uygun olması gerekir. Bunun için de anlatan ile anlayan arasında ideal manada bir iletişim kurulmalıdır. Anlatan Allah Teala ile, ilk anlayan Efendimiz –sallallahu aleyhi ve sellem- arasında pürüzsüz bir iletişimin olması, Kur’an’ın doğru bir şekilde anlaşılmasını temin etmiştir. Allah Resulü’nden -sallahu aleyhi ve sellem- başka herkesin Kur’an-ı Kerim’i anlamada his, duygu ve birikimleri etkili olmuştur. Bu durum, anlama ile alakalı kriterlerin tesbit edilmesini gerekli kılmıştır. Usul/metodoloji kitapları ve “Kur’an ilimleri” mecmuaları böyle bir ortamda sahih anlamayı temin, birden fazla anlama gelen ayetlerin ideolojik bakış açısıyla tefsir edilmesini de engellemek için tedvin edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’i doğru anlayabilmek için usulün yanı sıra Arap Dili, meani, beyan, bedi’, kıraat, ayetlerin iniş sebepleri, ve sünnet gibi ilimleri de bilmek gerekir. Bunları öğrenmeden okuyup-yazanların Kur’an-ı Kerim’i doğru anlamaları, en az yanlış anlamaları kadar muhtemeldir. Oryantalizmin gücü, tedrisatın zayıflaması, tefsirle iştigal edenlerin usul bilgilerinin yetersizliği, Kur’an-ı Kerim’i yanlış anlamayı tetiklemiştir. Öyle ki yanlış anlama, doğru anlamanın yerini alacak kadar şuyu’ bulmuştur. Fıkıhtan kelama; tefsirden hadise kadar telif edilen binlerce eser yanlış anlamanın mağduru olmuştur. 

  

 

Sonuç olarak neler söyleyeceksiniz?

Ümmetin, Kur’an-ı Kerim’i anlama usulünün kapsamlı bir şekilde yenilenmesini talep eden ve bunu çağdaş anlam bilimi esas alarak pratize eden yenilikçilerin çağrıları, yenilenmeden öte, İslam’ı aşarak oluşturulan bir çağdaşlaşmadır. Kur’an-ı Kerim’in yenilenmesi ancak Kur’an ve Sünnet esas alınarak gerçekleşebilir. Aksi bir ameliye, insan sözüne Allah Teala’nın Kelamı üzerinde bir otorite tanımak olur.

 

  

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.